“Eklenecek bir şey kalmadığı zaman değil de, çıkarılacak bir şey kalmadığı zaman mükemmelliğe ulaşılıyor” demiş Antoine de Saint-Exupéry. Belki de hayatta mükemmelliği sağlamak için hayatımıza birilerini eklemek değil de, gereksiz insanları çıkarmamız gerekiyor. Biliyorum kulağa acımasız gelebilir, ama sırf kötü bir şey yapmamak adına istemediğimiz bir şeye katlanmak; bence çift taraflı kandırmacaya giriyor. İyi biri olmak için yeterli değil herkesin sizi sevmesi, kendinizi sevebilmeniz için de yeterli olmamalı. Aksi taktirde, evde yalnız kalınca sıkılan, tek başına vakit geçirmeye katlanamayan, kendini “var”mış gibi hissetmek için, etrafınızda sizi el üzerinde tutan insanlara ihtiyaç duyan aciz biri olursunuz; “olmasa da olur” arkadaşlıklarınız, “yaşanmasa da olur” bir hayatınız olur.

Arkadaş kavramını çok ciddiye almayın, genel anlamda insanları da öyle. Sizi bir hareketinizle sevenlerin, bir diğer hareketinizle aniden nefret edebileceğini de unutmayın. Başkalarının yüzeysel sevgisiyle tatmin, yüzeysel nefretiyle harap olacak kadar küçük görmeyin kendinizi, ya da büyütmeyin etrafınızdakileri. Sırf kibar davranıyorsunuz, gerektiğinde kalp kırmıyorsunuz diye seveceklerse sizi, bırakın sevmesinler; sırf içinizden geleni söylediniz diye bir anda nefret edebileceklerse sizden, bırakın etsinler.

Mükemmelliğe erişebilmek için bir şeyleri dahil etmeye çalışmayın, gereksizleri çıkarın. Daha mutlu olmak adına hayatımıza dahil edip de, sırtımızdaki yükü arttırıp, daha da mutsuz olmamızı sağlayanlarla dolu hayatımız; her geçen gün birikiyor, ama hiç eksilmiyorlar. Sadece sizi gerçekten seven ve gerçekten sevdiğiniz insanlar olsun etrafınızda; geri kalanı, yolda karşılaştığınızda selamlaştığınız bir gölgeden ibaret olsun hayatınızda.

Böylece; gereğinden fazla değer verdiklerinizle ilgili pişmanlıklarınız, hak ettiğinden daha az değer verdiklerinizle ilgili pişmanlık duymanıza vesile olsun. Kendinize kızmanın, başkasına kızmaktan çok daha zor olduğunu anlayın ki, değerli insanlar, değersizler arasında kaynamasın.

43 notes, May 1, 2013

Kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye? Gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz kaç yol arkadaşı? Sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak ne kalıyor elimizde? Ölenler, terk edenler, bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler…

Demiş Murathan Mungan, ne de güzel anlatmış; dünü, bugünü ve yarını; geride bıraktıklarımızı ve şuan hiç geride bırakmayacakmışızcasına kıymet bilmeden tükettiğimiz onca şeyi, en önemlisi de arkadaşlıkları. İnsanlar büyüyor, yollar ayrılıyor. Tekrar kesişirse ne ala, ama çoğu zaman denk düşmüyor. Kalanlarla yaşanıyor belki ama, gidenler, terk eden ve terk edilenler de özleniyor. Her bir arkadaş; yakın ya da uzak her biri bizi biz yapan etkenlerden biriyken, insan her birini hayatından çıkardığında bir parçası da beraberinde gidiyor, kalan boşluğu elbet başka bir şekilde doldurmak üzere. İnsan bu, en ufak bir boşluğa gelmiyor, doluyor dolduruluyor.

Bazen eski arkadaşlarımı anımsayıp üzülüyorum; “eski” olmalarındaki hata benimse vicdandan, karşı tarafınsa da özlemden, en azından. “Neden artık görüşmüyoruz?” diye düşünüyorum, yolda karşılaşsak nasıl da ruhsuzca birbirimize hal hatır sorardık hayal ediyorum. Sanki hiç yaşanmamış gibi eskiden onca acı tatlı anı, ayaküstü otuz saniye süren bir sohbet ve “görüşelim kesin, haberleşelim”lerle biten kısa süreli vicdani işkence. Bazen vapurda görüp de görmemezlikten gelmeler, bazen önünden geçilen bir mekanla ilgili kafada canlandırılan eski anılar.

Artık etrafımda çok az arkadaşım kaldı ve bunun beni rahatsız etmiyor olması beni rahatsız ediyor. Rahatsızlık duymam gereken bir durum olduğunu düşünüp, rahatsız olmadığım için rahatsız oluyorum. Evden çıktığınızda; sanki bir şeyi yanınıza almayı unutmuşsunuz, ama neyi unuttuğunuzu hatırlayamıyormuşsunuz gibi bir his: Nedensiz, ama nedenliymişçesine derin. Çoğu bilmiyor, çoğu da bu yazıyı okuyamayacak, ama arkadaşlarımı seviyorum eksikliklerini çekmesem de, eksikliklerini çekiyorum.

34 notes, April 23, 2013

Birini sevmek; o kişi vesilesiyle hayata dair her şeyi, herkesi sevebilmekmiş meğer. Hayatta üç yanlış bir doğuyu, bazen tek yanlış bir doğruyu götürebiliyor belki evet, ama bazen de tek bir doğru tüm yanlışları götürebiliyormuş… İnsan sevince anlıyor; Sevmeden, o’nu bulmadan geçirilen günlerine acıyor.

46 notes, April 8, 2013

Zor gülmek zekanın, zor ağlamak gücün göstergesi sanıyorlar ya, yanılıyorlar.

24 notes, April 8, 2013

Bayadır, yani aylardır Tumblr’a girmiyor, hiçbir şey yazmıyordum. Şimdi biraz bakındım, tanıdık insanlar, arkadaşlar gördüm. Çocukluğunu geçirdiği mahalleye yıllar sonra geri gelmiş birinin duygularını yaşadım. Burada çok güzel insanlar var. En zor anlarımda sırf varlıklarına şahit olduğum için, kimisiyle hiç konuşmasam bile yalnız hisettirmeyen insanlar gördüm. Ama nedense birbirinin aynı çoğunluktan sıkıldığım için bir süre ayrı kaldım. Ama aynı zamanda da iyi ki tanımışım, ya da en azından varlığından haberdar olmuşum dediğim insanlar da var bir sürü. Yoğunluktan ya da genel işleyişten sıkıldığım için bu güzel insanlardan uzak kalmak içime sinmiyor; Şimdi daha net anladım. Artık tekrardan düzenli olarak yazacak, yazılanları okuyacağım. Okumasına okurum da, umarım yazabilirim, hakikaten son bir haftadır bunu çok istiyorum. Sevgiler.

23 notes, April 7, 2013

Uzun bir yazı yazıp da unfollow yediğimde, bitlerimden arınmış gibi hissediyorum.

23 notes, April 7, 2013

1 (yazıyla bir) iş günü

Diğer her gün gibi telefonumun alarmı 7:30’a kuruluydu. Saat 8:00de kalkmam kafiydi ancak ne de olsa uykunun keyfi her an uyanabilme endişesinde saklıydı. Biliyorsunuz insan uyuduğunu, uykuya dalarken ve uyanırken fark edebiliyor. Bu bağlamda 7:30 ile 8:00 arasında alarmı ertelediğim her bir 5 dakika benim için uyanmak ve uykuya dalmak arasında ince çizginin sınırlarında gidip gelirken güne başlamak, daha doğrusu dünü bitirmek çok daha keyifli geliyordu. Mazoşizm kokan bir keyifti bu. Ne kadar zor uyanırsam o kadar keyif alıyordum.

“O sabah da gene aynı bıkkınlıkla uyandım” demeyi çok isterdim, ama durumum bununla sınırlı değildi. Pazartesi günüydü ve diğer iş günlerinden çok daha sıkıntılıydı. Ben sırf pazartesiye yakın diye cumartesiden bile nefret eder olmuştum işe girdiğim 3 ay içerisinde. Zor da olsa uyandım saat 8:00’de, yarım saat kıvranmamı unutturacak bir sıçrayışla yataktan fırlayarak. Tuvalete girdim sonra, dişlerimi fırçaladım, gün içinde takınacağım sahte gülüşümün provasını yaptıktan sonra giyindim. Sonra balkona çıktım.

Haftaiçi her sabah olduğu gibi karşı apartmandaki, dışarıdan pencereyi izleyen yaşlı amcayla göz göze geldim sigaramı içime çekerken. İçime çektiğim sigarayı üflemeyi unutacak kadar dalgın ve halsizdim. Aynada göz altımdaki şişlikler gözümün önüne geldikçe kendimden nefret ediyordum. Sigaram bitsin istemiyordum, bittiğinde çıkacaktım çünkü. Filtrenin o yanık kokusu gelene kadar sömürdüm dumanını sigaranın. Sonra maalesef bitti sigaram.

O çok sevdiğim ayakkabılarımı giydim ve dışarı çıkmak için kapıyı açtım. Her sabah kapının yanında gördüğüm o güne ait, o davetkar gazete, gene beni çalışıyor olmama dair lanet etmeye itti. “Şimdi alıp o gazeteyi okumak vardı” diye iç geçirdikten sonra indim apartmanın merdivenlerinden ve yola koyuldum, metro durağına doğru yürümeye…

On beş dakika sonra metroya bindim. Her zamanki gibi metro gene curcuna. Ayakta yer bulabilince bile bir sevinç bir mutluluk, ne kadar şanslı olduğuma dair içimde beliren “ne kadar da şanslıyım” nidaları. Sonra bir anons geldi metroda, kulaklığımdan içeri sızan: Metrobüs hattına aktarma yapacak yolcularımızın Ünalan istasyonunda inmeleri gerekmektedir. İndim sonra metrodan, metrobüse aktarma yapmak üzere. Ünalan istasyonuna vardım. Psikolojik olarak hazırladım kendimi kalabalığa ve insanlığa dair 15 dakika içerisinde duyacağım karşı konulamaz nefrete. Ne de olsa insanların insanlığı metrobüs kapıları açılana kadardı, insanlığın ters evrimi metrobüs kapıları açıldığında başlayacaktı. Ve açıldı o lanet kapılar, tekme tokat girebildim içeri. Sonra vardım Zincirlikuyu’ya, oradan gene metroyla iş yerine vardım sonunda.

İlk etapta sırf artık oturabileceğim diye mutluydum iş yerine vardığımdan dolayı. Sonrası malum, gözlerin içi gülmeksizin dişlerin gözükmesi ile atılan sahte gülücükler, sırf zaman geçirmek ve iş yerinde sevilen biri olmak adına edilen zoraki muhabbetler, patrolana söylenen “tamam”lar, “yaparım”lar… Bu şekilde geçirilen 9 saatin ardından saatler 18:30’u gösteriyordu. Azami süreyi tamamladığıma göre istediğim an çıkabilirdim. Şu andan itibaren iş yerinde kaldığım her dakika “bakın ben çok iş yapıyorum, öyle ki saatim dolsa da işim bitmedi” izlenimi vereceğinden yarım saat daha kaldım iş yerinde. 19:00’da çıktım. Gerisini uzun uzun anlatmak istemiyorum, ama anlatacağım maalesef. Gene metro yolculuğu… eve kestirmeden gitmem için Zincirlikuyu’da inmem gerekiyor. Ama eve gidince ne yapacağım ki? Kafamda deli sorular, acaba eve gitmeyip gezsem mi bir başıma? Sosyal aktivite falan, biraz kafam dağılır ne yapsam ki acaba?

Sonra Zincirlikuyu istasyonununa geldim kafamda bu sorularla. Ama aynı zamanda da deli gibi düşünüyorum, İnmeyip devam mı etsem? Belki Taksim’de birkaç kadeh içki, belki Cevahir’de hiçbir şey satın almadan mağazalar içerisinde boş boş gezme aktivitesi günümü renklendirebilir… Ne yapsam ki? Ama hayır bu ecel sorularından sonra devam etmedim, dedim ki; “en kısa yoldan eve gideyim en iyisi”. Sonra ikinci bir sorunsal geldi aklıma: Vapurla mı gitsem? Metrobüsle ayakta gideceğime en azından vapurda oturur, bir kaç sayfa kitap okurum. Hem kendime ait zaman geçirme adına başka şansım var mı ki? Böyle düşününce inmedim Zincirlikuyu’da. Önce devam edip Taksim’e, Taksim’den de metro aktarmalı Kabataş’a, iskeleye.

Sonra vapura bindim. Mutluydum, ne de olsa kendime ait bir orası vardı, ev desen zaten ne kadar zamanım geçiyordu ki orada. Bindim vapura, telefonumu ve o sırf duymaktan bıktığım için lanetlediğim o iğrenç melodisini duymamak için kıstım sesini. Açtım Gogol’dan Palto’yu. Akakiy Akakiyeviç’i analiz ettim kendimce, Gogol’un yazdıkları çerçevesinde. Okudukça daha çok benimsedim; açlıktan ağzı kokan ama mesleki ve maddi hırslarından arındığı için bunu dert etmeyen Akakiy’i. Okudukça kitap hakkında “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık” diyen Dostoyevski’ye hak verdim, hep yapmış olduğum gibi. Ama gerçek hayata uyarlanamayacağını kavradığımda, sinirlendim kapattım kitabı. Telefonumdaki o aptal oyunlardan birini oynamaya başladım, kafamda yaptığım şeyin (telefonda oyun oynayarak zaman öldürmenin) gereksizliği ile ilgili beliren ünlemlere kafa yormaksızın. Sonra Kadıköy’e vardı vapurum. Tekrar bir metro engeli vardı önümde eve varmak adına. Metro’ya doğru yürürken midye dolmacı gördüm. Kendimden emin bir şekilde yaklaştım yanına midyecinin ve ekledim “küçük olanlardan on tane alabilir miyim?” Birama meze yapacaktım midyeleri, hevesliydim.

Limon kokulu siyah poşeti elime aldım ve metronun yolunu tuttum. Sonrası gene aynı işkence, milyonlarca merdiven inip çıkıp ve birkaç metre kare içerisinde milyarlarca insanla birlikte dakikalar geçirdikten sonra evime vardım. Eve vardığımda yorgunluktan ölüyordum sanki. Gün içerisinde, iş yerinde, bilgisayar başında aklımdan geçen “eve gidince şunu yapacağım, bunu yapacağım” dediğim her şey kayboldu bir anda o yorgunlukla. Ve ben gene, televizyonla beynimi uyuşturmaya karar verdim. Açtım biramı, midye dolmaları ve saçma sapan bir kanalı, uykum gelene beynimin uyuşukluğu, odanın lambasına mağlup olana kadar içtim biramı. Sonra gün içerisinde yazmak isteyip de eve geldiğimde beynim içerisinde kayaların, ağaçların arkasına saklanan her bir cümleyi görmezden gelerek gözlerimi kapadım, yarın gene bugünün aynı bir güne uyanmak üzere uykuya daldım.

27 notes, April 7, 2013

Popüler olan ve herkesçe bilinen; ama gene de keşfedilmemiş bir cevher muamelesi görüyor olan bir filmden screenshot ya da gif paylaşarak, gif’in sağ alt (ya da herhangi bir) köşesine kendi tumblr adresini monteledikten sonra binlerce reblog alıp kendi reklamını yapan bloglara uyuz olduğum için tumblr’dan uzaklaştım. Ve daha bir sürü şey.

14 notes, April 7, 2013

Bir şeyi sevmeyi, o şeyin kendisinden daha çok sevmek genelde bencillikle alakalı bir şey. Şimdi saçmaladığımı düşüneceksin belki de, biliyorum biraz tuhaf bir cümle oldu. Ama biraz daha düşün; ya da dur bir örnek vereyim daha net açıklanmış olsun.

Mesela genelde insanlar kitap okuyan biri olmayı, kitap okumanın kendisinden daha çok seviyor. Eminim bir çok “kitap sever” için, kitap sevdiklerinden kimsenin haberi olmayacak olsa, ya da kitap okumak herkesin yaptığı, ne bileyim futbol maçı izlemek gibi daha sıradan bir şey olsa, bir çok insan kitap okumayı şimdi sevdiği kadar sevmez. Ya da ne bileyim, eski Tarkan şarkıları dinlediğimizi fısıldayarak söyleriz, sanki bir itirafta bulunur gibi; oysa Indie dinlediğimizi bağıra bağıra söyleriz, övünülecek bir şey gibi. Yani demem şu; aldığımız bir şeyin kendisine değil, etiketinde yazana tav oluyoruz çoğu zaman.

İnsanlar birilerini severken bile, yan yana dışarıdan nasıl gözüktüklerini tartmaya çalışıyor kafasında. Sevdiği insana bile dışarıdan biri gibi bakıyor, “bu çanta üstümdekilere uydu mu?” der gibi. Bunun yanında sevdikleri insanı aslında o kişi vesilesiyle hayatı daha çok sevebildikleri için seviyorlar. Belki de bu yüzden bir süre sonra hayatları kötüye gidince suçu hayatındaki insanlara atıyorlar. Ne tuhaf değil mi? Sevmek sevmek içindir, başka bir amacı olmamalıdır. Ama biz insanlar çoğu zaman bunu bile yanlış anlıyoruz. Başkası için sevmeyin, kendiniz için sevin, öyle olması gerektiği için değil, başka türlü olamayacağını düşündüğünüz için sevin. Tamam; insanlar olarak bir nevi sosyal hayvanlarız, kabul görmek, kalabalığa karışmak için onay almak doğamızda var ama gene söylüyorum birini ya da bir şeyi, fark etmez; başkası için değil, kendiniz için sevin.

44 notes, February 3, 2013

Bu aralar çok tuhaf hissediyorum: Sanki yazacak çok şeyim varmış gibi, yolda yürürken ya da vapurda camdan dışarıyı seyrederken beynimde şimşekler çakıyor, bombalar patlıyor, her yer rengarenk, adeta Alice Harikalar Diyarı çekiliyor beynimde. Ama yazmaya koyulunca aklımdaki bütün düşünceler en yakın kayanın arkasına saklanıyor, hepsi ortadan kayboluyor, beynimde bir anda ölüm sessizliği. Sanki mutluluğumun kendisini korumak için kullandığı bir savunma mekanizması; mutluluğumu gölgelememesi için, düşünmemi engelliyor. Beni benden koruyor mutluluğum, çünkü biliyor ki düşündükçe mutsuz olacağım. Ya da en azından mutlu olduğumu unutacağım. Belki de bu yüzden konsantre olamıyorum üzerine yazmış olduğum ve yazmaya devam etmek istediğim konulara…

Uzun zamandır nasıl hissediyorum biliyor musun? Bak hani gece kolunu yastığın altına koymuş vaziyette uyuya kaldığın için kolunun uyuşmasına uyanırsın ya… Kolunu hareket ettirmeye çalıştığını hissedersin, ama kolunda en ufak bir hareketlenme göremezsin. Aklından geçeni faaliyete geçiremediğinde tuhaf bir güçsüzlük, boşluk hissedersin ya hani; ben de bu sıralar yazamamamla alakalı tüm bu tuhaf zırvaları hissediyorum. İçimden bir ses; beynimin içinde keşfedilmeyi bekleyen cevherler olduğunu, yazılmayı bekleyen yeni şeyler yeşerttiğimi söylüyor, ama içimden gelen daha gürültülü bir ses bir diğerini bastırıyor; boşver yaşayamadıklarını yazmayı, yazmak istediklerini yaşa diyor. Aslına bakarsanız çok da doğru diyor.

Ömrüm boyunca yazı yazabileceğimi, dahası bundan keyif alacağımı düşünürdüm eskiden. Ama artık, yazmanın; yaşamanın yetmediği yerde devreye giren bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Bu aralar mutluyum; yaşamak yetiyor, dahası, bana yetecek şeyler yaşıyorum. İster iyi gün dostu deyin, ister nankör, bu aralar yazmak istesem de yazamıyorum.

21 notes, February 2, 2013